24 Kasım 2015 Salı

Hasan Dağı / Yol Yazıları / Semahat Ünal



              Gece yolculukları, bana hep esrarengiz gelir. Aracın penceresinin dışındaki hayatlar, hafif netliğini kaybeder puslu bir hal alır. Doğa da aynı şekilde tabii ki. Genel ayrıntıdan uzaklaşır puslu bir bütünlük oluşur ve seninle aynı hızla geri doğru yolculuğunu sürdürür. Aracın hızı arttıkça senin dışındaki dünyanın yolculuğu da o kadar hızlanır.

          Yolculuğun süresince senin dışındaki dünyayı da bütünlük içinde canlandırırsın gözünde. Uzun boşluklar içinde ara ara küçük ışık hareketliliği gözlersin. Bu bir aracın ışığı olabilir ya da kalabalıktan yorulmuş bir gurup yaşantının, kendini doğanın sakin koynundaki molasıdır.

      Sonra küçük ışık kümeleri ara ara uzağa savrulmuş ışık taneleri, orada küçük yerleşkeler olduğunu hissettirir, sonra gene uzun boşluklar, Birden bire senin tersin yönde gerçekleşen yolculuğun kalabalıklaştığını fark edersin. Kalabalık ve kirli… Karanlıkta hafif aydınlanır bu kirliliğin içinde rengini, tılsımını yitirir. Bir şehirdir, o an senin dışında tersi yönde devam eden bütünlüğün ayrıntısı… Büyük gökdelenler, yerin yüzeyine ben olmazsam olmaz der gibi yayılan alışveriş merkezleri, sözüm ona mimarlık dehaları olduğunu iddia eden, sevimsiz apartman, plaza, rezidans vb adlarla gök yüzüne yükselen biçimsiz binalar.

               Bu yapıların sevimsiz ve yorucu ışık kümelerine,  bir de caddelerin ışıklarının hoyrat aydınlanması, gecenin rengini kirletir. O devasa karanlığın temas ettiği bu şehirlerde biçimsizleştiğini fark edersin. Yolculuğun süresince karanlığın hırpalandığı şehirlerden geçersin
               Uzun tılsımlı siyah boşluk devam eder bir süre, belki bir ara uyumuş da olabilirsin. Uyanırsın gene o tılsımlı siyah boşluk senin ilerlediğin aynı hızla geri yolculuğuna devam ediyordur, Tan hafif aydınlanmaya başlamıştır ki devasa bir yükseklik,  heybetli bir karartı duruyordur karşında. Senin dışında olan puslu bütünlük geri yolculuğuna devam ederken, bu heybetli kütle sanki duruyor hareketsiz. Sen hızla ilerlerken, aynı hızla geri giden bütünlükten ayrılmış sanki seni takip ediyor.  Acaba sadece bana mı böyle geliyor diye düşünürken birden Ruhi Su’nun sesi yankılanıyor kulaklarında:
Hasan dağı Hasan dağı
Eğil eğil, eğil bir bak
Sıkıyor zincir bileği
Jandarmada din iman yok
           Mahkûmun dertleştiği, "Eğil bak" dediği Hasan Dağı…
Gidiyor kalktı göçümüz
Gülmez, ağlamaz içimiz
İnsan olmaktı suçumuz
Hasan Dağı, insan olmak
            Adana’ya nakledilen mahkûm, dolunay ışığı altında pırıl pırıl parlayarak yükselen Hasan Dağı’na bakarak mırıldanmaya ve söylemeye başlıyor. Hasan Dağı mahkûmu karşılamıştı. O Jandarma arabasının dışındaki dünyanın geriye yolculuğu devam ederken, Hasan Dağı takip ediyordu mahkûmları. İkişer ikişer zincire vurulmuş mahkûmları, Mahkûm Ruhi Su.  Hasan dağı dimdik yükseliyor göğe... Mahkûm Ozan Ruhi Su…

Eski Evin Öyküsü / Öykü / Semahat ÜNAL



            Evimizin bitişiğinde eski ve kullanılmayan bir ev vardı. Avlunun etrafı tahta tarabalarla çevrili içerisi karanlık ve ürkütücü görünürdü. Zamanla gevşeyen çivileri, çocukların meraklı çekiştirmeleriyle de iyice aralanmış içeri girebilmek için uygun boşluklar oluşmuştu. Sokağın çocuklarının saklambaç oyunlarında biraz meraklı ve cesur olanları için en iyi saklanılacak yerdi bu avlu.  Kapısı avluya açılan bir ahır vardı. Kullanılmadığı için kapı çürümüş kalın demir zembereği küflü eski bir çiviyle asılı kalmış elini dokunsan o çivinin de kopmasıyla yere düşecekmiş gibi eğreti duruyordu. Ahırın kapısının hemen yanında eski bir döğen, altındaki taşların çoğu dökülmüş ağaç kısımları da yarı çürümüş haldeydi. Avlunun içindeki karanlık tarabaların arasındaki ince aralıklardan sızan gün ışığıyla hafif aydınlanıyordu. Dışarıdan bir insanın geçişi bile bu ışık sızıntısını engelliyor,  avlu zifiri karanlığa gömülüyordu. Ahırın kapı girişine eskiden köylünün buğdayı döğenle ezdikten sonra samanla buğdayı birbirinden ayırmak için kullanılan dirgen, buğday saplarını dağıtmak için kullanılan anadut, yaba ve tırmıklar düzensiz bir şekilde atılmış öylece duruyordu.
      Ahırın bitişiğinde küçük bir at ahırı vardı. At ahırları genelde penceresiz olurdu. Atlar karanlıkta daha iyi dinlendiği ve huzurlu olduğu düşünülerek bütün evlerdeki at ahırları aynı şekilde olurdu.     Avlunun içindeki karanlık, tarabaların arasındaki ince aralıklardan sızan gün ışığıyla hafif aydınlanıyordu. Dışarıdan bir insanın geçişi bile bu ışık sızıntısını engelliyor,  avlu zifiri karanlığa gömülüyordu                                                                          
          Çocukluğumda hayal meyal hatırlarım Koca Köse lakaplı ihtiyar bir dede otururdu. Çocukları İstanbul’a göç etmiş, sanırım Koca Köse dede İstanbul’a gitmeyi reddettiği için tek başına kalırdı bu evde. Konu komşu evde pişen yemekten bir tabak verirlerdi koca köse dedeye,  yanına ayran bir iki dilim ekmekle dede öğününü geçirirdi. Kimsenin evine gitmezdi Koca Köse dede, uzun boylu iri kemikli bir adam hafif sırtı kamburlaşmış siyah paltosuyla elinde bir sopa kapıdan çıkışını ve köyün içine doğru uzun bacaklarıyla ayakları yarı sürünerek de olsa büyük adımlar atarak yürüdüğü gözümde canlanır. Koca köse dedenin ne zaman öldüğünü hatırlamıyorum.
       Akşamüzeri kışın okuldan, okul tatil olduğunda da hayvanlarını otlatmaktan gelen çocuklar evden aldıkları, üzerine tereyağı sürülmüş bir dilim ekmekle kendilerini evin dışına atarlar. Büyüklerin hummalı bir çalışma saati olan bu anlar,  çocuklar için oyun zamanı demekti.
Çiftlik kurdum çardağa
Yem vereyim ördeğe
Ördek yemi yemeden
Ciyak viyak demeden
Al kedi
Çil kedi
Bul çıkart beni
Tekerlemenin en son kelimesiyle Ayşe’nin işaret parmağı ebeyi belirledi, Mehmet Ali ebeydi. Samanlığın kapısına önce kolunu sonra kafasını dayadı, gözlerini kapıya dayadığı koluyla kapattı Mehmet Ali ve oyun başladı. Tahta tarabanın açılmış aralığından içeri sızdı Rezan, loş karanlıkta saklanacak en iyi yer,  aradı gözleri. Avlunun içindeki at ahırı en uygun yerdi, oraya yöneldi, arkasında bir fısıltıyla irkildi,
— Ağasının bu tarafa gel.
— Yokarı çıkalım.
   Avludan, yarı çürümüş olmakla birlikte dikkatli olunursa yukarı çıkılabilen bir merdiven vardı. Rezan, abisiyle el ele yapışıp merdivene yukarı iki basamak çıktılar, üçüncü basamağa adımını attığı gibi Rezan’ın sol bacağı parçalanan basamağın çürük tahtaların arasına sıkıştı. Abisi bırakmadığı elini daha da sıkıca kavrayarak çekmeye başladı,  ikisi de birden çürük merdivenin altına düştüler. Rezan bacağında oluşan sıyrıkları, tırmandığı ağaç, duvar ve tarabalardan atlarken sıklıkla başına geldiği için önemsemedi.
Oyun devam ediyordu. Mehmet Ali saklanan çocukların çoğunu ebelemiş, geride kalanları bulmak üzere avlunun etrafında dolanmaya başladı. Tarabanın kırık aralığından içeri süzüldü, aranmaya başladı. At ahırın baktı, döğenin arkasına,  gözü birden merdivene takıldı: “yok burdan çıkmaz kimse yukarı “ diye düşündü. Ayaklarının ucuna basarak etrafı dinlemeye başladı. Mehmet Ali’nin ayak izlerini fark eden Rezan ve Sadi merdiven arasındaki boşluğun karanlığına biraz daha gömüldüler, soluklarını tutmuşlar ebenin gitmesini beklemeye başladılar.  Kimseyi bulamayacağını anlayan ebe, artık çok da dikkat etmeden adımlarını hızlandırdı ve köhne karanlıktan dışarı sıyrıldı.
   — Hadi çıkalım ağasının oyun bitmişdü.
 — Abi az dur, şurdaki duvarın arasında ne var bakalım mı?
— Sakın!
Dedi, Sadi:
— O duvarın arkasında yıkık bir kilise varmış içinde karanlık yollar, yolların etrafında gocaman gocaman çıralar varımış o çıraların arkasında dev gibi gölgeler oynaşurumuş…
— Geceleri ilahi sesine benzeyen sesler duyuluyomuş içeri girenleri gapıyolarımış hemen.
Kafasına inen küçük bir tahta darbesiyle gülmeye başladı Sadi.
— Gine beni gorkutmaya çalışıyon,  inanmıyon sana, abeyy yapma.
Gülümseyerek boynundan sarıldı Rezan’ın:
— Galk hadi gidelim sakın yalnız girme buralara tamam mıı?
     Tamam bee! İşin gücün beni gorkutmak, anama diyecen seni görersin sen…
Usulca avluya çıktılar, üstünü başını silkeledi Rezan. Ağır adımlarla avludan çıkarken Rezanın gözü medivenin altındaki o değişik duvara takıldı panikle kaçırdı gözlerini sonra. Avludan dışarı çıktıkları gibi samanlığın kapısına doğru hızla koştular.
Söbeee, söbe diyerek ellerini samanlığın kapısına vurdular. Oyun çoktan dağılmıştı, çocuklar da…
      Akşam karanlığı henüz çökmemişti, inek sesleri tavuk gıdaklamalarına çocuklarına seslendikleri ses tonunda, kadınların ineklere, tavuklara emirleri de karışınca, garip bir gürültü hali sarıyordu havayı.
        Karanlıkta çalılıkların arasında bir çift göz beni takip ediyordu. Gözlerim,  gözlere takıldı, gözler kendini kaçırdı gözlerimden. Takip sırası gözlerimde idi gözler kaçtı, gözlerim kovaladı. Bu kovalamaca keyifli bir oyuna dönüşmüştü. Koyu çalılıklardan ilerledi iki çift göz. Kırmızı tuğlalardan örülmüş duvarlarla çevrili büyük bir kapıdan süzüldü iki çift göz. Kapının içinde duvarlar vardı,  duvarlara asılı dev çıralar alev alev yanıyordu. Dev gölgeler oynaşıyordu duvarların üstünde. İlahiye benzeyen sesler karanlıkta esrarengiz bir tona dönüşüyordu. Gözlerim tek başına kalmıştı birden. Zifiri karanlıkta tek başına kalmıştı gözlerim. Sesler gittikçe yaklaşıyordu, ilahiye benzeyen sesler. Birden kendini karanlık bir boşlukta hissetti. Ayakları kayıyordu kaygan karanlıkta, koyulaştıkça ağırlaşıyordu karanlık, ağırlaştıkça kayganlaşıyor.
— Nereye gitti bu şimdi, gaşla göz arasında?
— Şimdi buradaydı.
— Caminin oralara bakın bir de.
— Yok, oraya da baktım.
 — Çaya doğru gitmesin! 
— Yok, gitmez o tarafa.
— Kuyuya baktınız mı?
— Yok, o kadar da değil…
— Buralardadır çıkar şimdi…
—Sopayıı yiyecek benden oo…
— Rezaaaaaan!
          Yukarı doğru kayıyordu kaygan karanlıkta, baş yukarı. Uzakta karanlığın içinde bir çift göze takıldı gözlerim. Oydu! Çağırıyordu beni karanlığın koyuluğuna. Gözlerim yukarı doğru kayıyordu kararıyordu her şey…
— Sana buraya yalnız gelme demedim mi ben?
— Düşmüş kalmışsın…
— Çıkk  hadiii! 
— Ya sen ne inatçı bir kızsın, herkes seni arıyor, çabuk arkadan çıkıp eve girelim. 
    Karanlıktaki bir çift göz gözlerimi takip ediyordu, küçüldü küçüldü kayboldu karanlığın içinde.
— Yatıyor muydun kızım, ne oldu?
— Sen nerdeydin bunca zaman?
— Ayağına ne olduuu?
— Sadi oğlum,  kolonyayı getir! Temizleyelim kardaşının ayağını.
— Al ana.
 — Bir bezde alayım sarayım.
— Yok, ana sarma bişey olmaz.
— Dur kızımm sarayım.
        Sadi’yle göz göze geldi Rezan,  gülümsüyordu abisi ona. Karanlıktaki o bir çift göz canlandı diğer tarafta Sadi’nin gözlerindeki tebessümden ürktü karanlıktaki göz, kayboldu…

Karanlık Bir Gecede / Öykü / Semahat ÜNAL



          Karanlık bir gecede aydınlanan her pencere,  bir hayatın varlığının işaretidir. Küçüklü büyüklü pencerelerden, gecenin karanlığına akan ışık kümeleri, bana ayrı öyküler anlatır. Bazen de ben uydururum her pencerenin arkasındaki hayatların öyküsünü. Aslında uydurma da değil, pencerelerden akan ışık kümesinin de dilinin tutulduğu olur o yaşamları fısıldarken. Ben devam ettiririm, anlattıklarıma hiç itiraz ettiğini görmedim.

                                                                             ***

             Kırmızı rugan terlikleri ayağında salonda bir oyana bir buyana volta atarken bir taraftan da söyleniyordu kendi kendine:
           -Hata ettim, hayatımın en büyük hatasını ettim, işimi bırakmamalıydım. Çocuklarımız anne sevgisiyle büyüsün karıcığım, benim kazandığım ikimize de yeter karıcığım, seni seviyorum karıcığım. Sonra… Sonrası bu.
           Yoruldu evin içinde volta atmaktan, koltuğa yöneldi, birden salondaki aynadaki görüntüsü takıldı gözüne:
       -Çok kilo aldım,  spor yapmalıyım ama nasıl?
         Elindeki kurabiye tabağını ve kola bardağını sehpaya koydu televizyon kumandasına takıldı gözü; aldı eline, kanalları dolaştı, kapattı. Salonun duvarına dayalı duran ve her gün tozunu aldığı kitaplığa baktı baktı… Uzun süredir kitap okumadığını anımsadı. Yıllardır yeni bir kitap alıp koymadığını fark etti.
         Sonra, sonra kızın aynı sana çekmiş, neyin eksik bir elin yağda bir elin balda, kendine hiç bakmıyorsun. Ne saçmaladın öyle geçen akşam arkadaşların yanında, geliştir biraz kendini…
         Şikâyet şikâyet… Başı sonu olmayan sitem ve şikâyet… Kendisini çok yalnız hissediyordu. Başının döndüğünü hissetti midesinde de bir bulantı. Eyvah! Salonun lambasını kapattı, yatak odasına geçti. uzandı. Yarın farklı olmalı bazı şeyler.
            -Yarın farklı olmalı benim için hamileysen ya? Olsun doğururum ama yarın farklı olacak benim için…
              Odanın lambasını kapatmadan yatağına uzandı. odanın içinde dolandı gözleri. Pencereyi saran tül yığını gözünü rahatsız etti. Gardırobun açık kalan kapısına ilişti gözleri, sinirlendi, kalktı, kapattı kapısını, lambayı kapattı, yorganını başına kadar çekti.
           -Yarın…
           Penceredeki loş ışık, kapanmadan önce fısıldadı kulağıma: 
         -Yarın farklı olacak


                                                            ***
           Çiçekli döşeme kumaşlı perdeleri olan, lamba ışığının hafifçe dışarı yansıdığı çocukluğumda pencerelerin anlattığı öyküler geliyor aklıma: Kandil odanın penceresinden yansıyan ışığın kulağına fısıldadığı öyküde.
           Evin iki erkek çocuğundan biri olan Mehmet, ilkokulu bitirdikten sonra abisi Ali gibi öğretmen okuluna gitmek istemiş. Ancak ikisi de öğretmen olur da çeker giderlerse ocağımız tütmez deyip Kur’an kursuna yazdırmışlar Mehmet’i. Mehmet Kur’an kursuna devam eder bir yıl ama aklı öğretmen okuluna gitmek ve öğretmen olmaktadır.
            Mehmet ilkokul öğretmeninden yardım ister, öğretmen okulu sınavlarına girer ve kazanır. Ancak anası, Nuh der, peygamber demez; babası kararsızdır.  Ahırda iki çift öküz var, bir çiftini kendisi koşar, diğer çiftini kim koşacak? Kim sürecek çifti? Baba karasızdır.                                                                                                                                                     - Okula göndermeseniz de durmam köyde, askerliğimi yaptığım gibi giderim İstanbul a, durmam bu köyde.
          Anası umursamaz Mehmet’in sözlerini; bir taraftan bir hafta sonra düğünü olacak köyün genç kızlarından Esma’nın çeyizinin son parçasını teyelliyor, bir taraftan da:
            -İmam olacaksın köye işe güce de devam edeceğiz.
            Zeliha ana, o yıllarda çevredeki köyler de dâhil olmak üzere tüm erkek ve kadınların giysilerini dikerdi. Çeyiz kasabadan alınır, at sırtında getirilirdi Zeliha ananın avlusuna. Gelinin bedeni evdeki gelin ve kızların bedenleri ile karşılaştırılır tarif edilir, bu tarife göre çeyiz kumaşları kesilir ve dikilir. Dikilen kıyafetlerin gelin kızın üzerine kusursuzca uyduğu söylenir. Ben çocuk da olsam hatırlıyorum,  ninemin el makinesinin üzerinde kendi yaptığı işaretler vardı ve o işaretlerle ölçü oluştururdu.
            -Hoca olacaksın köye.
           Mehmet kalktı ayağa, kapıya yöneldi:
           -Ben az avluya ineceğim.
        Mehmet kapıyı biraz da sertçe kapatarak kandil odadan çıktı. Anası tedirgindi. Sert çıkmıştı oğlana. Ne yapabilirdi ki başka? Babası üzgün, ne söyleyeceğini bilemedi. Tabakasını açtı bir sigara sardı:
          -Hanife kızım, ocaktan bir kömür ver,  yakayım sigaramı.
         Hanife sesiz kalktı, maşayı aldı sobanın yanından ocağa döndü.  Kara bakır tencerenin altında artık küllenmek üzere olan ocaktan en kızgın olan kömürü aldı,  babasına uzattı. Babası sigarayı kömüre değdirdi ve derin bir nefes çekti, sigara tutuştu. İkinci bir derin soluk çekti sigarayı eline aldı. Hanife kömürü geri ocağa attı, maşayı sobanın yanına koydu. Babasının kendisine dikkatle baktığını fark etti. Şefkatle bakıyordu babası. O da babasına baktı:
         -Baba, ben sürerim çifti…
         Babasının gözleri doldu, sigarasından bir soluk daha çekti, öyle çekti ki içine sigaranın dumanını,  burnundan azıcık bir duman odanın boşluğuna dağıldı. Hanife oniki yaşında idi, Yapabilir mi gerçekten gücü yeter mi çift sürmeye? İçi burkuldu babasının. Aslında Hanife’nin öz babası değildi. Anne ve babasının ölümüyle kimsesiz kalan Hanife’nin velayetini almıştı mahkeme kararıyla. Onu büyütüp gelin alacaktı oğluna. Yedi yaşından beri yanına almış kendi çocuklarından hiç ayırmamıştı Hanife’yi
            Hanife de biliyordu öz babası olmadığını, Mehmet’le evleneceğini de biliyordu. Herkes biliyordu o da duymuştu konu komşudan. Mehmet öğretmen olursa onun da yaşamı değişecekti.
         -Altı yıl çift sürdüm dedenizle derdi, hiç şikâyet etmeden, hiç sitem etmeden 
          Geç vakit olmuştu, kandil odanın penceresi,  lambaya savrulan bir solukla uykuya daldı. Karanlık odada uykuya daldı pencereyle birlikte. Pencere son kez fısıldadı kulağına:
        -Odanın içinde huzurun uykusu var, bir kişi hariç… O da hayalleriyle kucaklaşıp derya olmuş düşlerinde…



          Pencereler vardı, karanlıkta kulağına fısıldayan. Yüzlerce fısıltı, yüzlerce yaşam hikâyesi. Bölük pörçük olmuş hayaller vardı o fısıltılarda, Pazarlıklar vardı olmadık şeyler üzerine. Aşk üzerine, bedenler üzerine, yaşamlar üzerine.
           Umut da vardı küçük loş ışıkların fısıldadığı. Küçük pencereleri olan bodrumlardan ürkek, solgun... Yasaklı sohbetlerin gün aydınlanıncaya kadar sürdüğü. Kaçırırdı fısıltılarını benden, ben bilirim kaygısını susarım sormam. Her günün aydınlığında sessizliğe bürünür fısıltılar açılır perdeler. Yaşam rutin seyrine dalar.

3 Nisan 2009 Cuma

SURİYE'DEN GELİYORUZ / Gökhan Cengizhan

ekin-sanat-şubat sayısı

SURİYE'DEN GELİYORUZ.

Gökhan Cengizhan
Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı


Türkiyeli aydın, yazar ve edebiyatçılar, iki ulusal yazar örgütü,
Türkiye PEN Merkezi ve Türkiye Edebiyatçılar Derneği öncülüğünde,
İsrail devletinin Filistin'e ve Gazze'ye saldırısını protesto
etmek ve Filistin halkıyla dayanışmak amacıyla oluşturulan bir
heyetle gittikleri Suriye'den döndüler.

Heyette, yalnızca yazar örgütleri üyeleri değil, SES, Eğitim-Sen,
PSAKD, Tabipler Odası, Barış Meclisi, Halkevleri, KESK gibi
demokratik kitle örgütü temsilcileri de yer aldılar.

Antakya'dan karayoluyla ve 28 kişilik bir otobüsle, 21 Ocak 2009
Çarşamba gecesi Suriye'ye giriş yapan heyetin, 22 Ocak 2009
Perşembe sabahı, Şam'da, ilk durağı, Arap Yazarlar Birliği oldu.
Burada, Arap Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Hüseyin Cuma ve diğer
yönetim kurulu üyeleriyle görüşüldü.

Bu görüşmede, Arap Yazarlar Birliği Başkanı Dr. Hüseyin Cuma bir
konuşma yaparak özetle şunları ifade etti: "Türkiye Edebiyatçılar
Derneği ile dayanışma içerisinde olmaktan mutluyuz. Gazze
vahşetini kınıyoruz. Siyonist İsrail, arkasına emperyalist ilişki
içerisinde olduğu ABD'yi de alarak Gazze'de kadın, çocuk demeden
1.500'e yakın insanı katletmiştir. Uluslar arası belgelerle
yasaklanan her türlü silah bu katliamda İsrail tarafından
kullanılmıştır. Beyaz fosfor ve uranyum bombaları kullandıklarını
itiraf etmişlerdir. Bu bombalardan kendi askerlerinin de
yaralanmış olması bu itiraflara neden olmuştur. Katliam ile ilgili
elimizde bir CD var ve en kısa sürede bunu size ileteceğiz.
10.11.1975'te BM tarafından yayınlanan

3373 nolu karar "Siyonizm
ırkçılıktır" demektedir. Bu kararı tüm dünyaya anımsatmakta yarar
vardır. BM'nin Siyonizm ile ilgili kararını dünyaya duyurma
konusunda sizlerden yardım talep ediyoruz. İsrail bayrağı
üzerindeki iki mavi çizgi Fırat ve Dicle'yi değil tüm Ortadoğu'yu
içine alan sınırlardır ve İsrail'in Gazze'yi haritadan silme
amacının arkasında bu sınırları Ortadoğu ile genişletme niyeti
yatmaktadır."

Hüseyin Cuma sözlerine şöyle devam etti: "Bu katliama karşı
sizlerden beklentilerimizden biri de gerek İsrail'e ve gerekse bu
katliama kayıtsız kalıp bir anlamda destekleyen BM'ye karşı
davalar açmanızdır.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği adına Gökhan Cengizhan bir konuşma
yaptı ve konuşmasında özetle şunları söyledi; "İsrail'in Gazze
işgalini ve katliamı kınıyoruz. Sizlere desteğimizi sunmak,
Türkiye halkının tepkisini iletmek için buradayız. Kuneytra'yı ve
Golan'ı gezip savaş hakkında bilgi sahibi olmak istedik. İsrail
1967 yılında, 1200 kilometrekare Suriye toprağını işgal edip, 1973
yılında Kuneytra'yı yerle bir ederek geri çekildi. Ancak biz
biliyoruz ki, halen işgal altındaki Golan'ın diğer yerleşim
yerlerinden çekilmedikçe bu sorunun çözülmesi mümkün değildir."

Gezi, bu ziyaretten itibaren, El Cezire TV, Suriye TV, İran ve
Lübnan El Alem TV kanalları tarafından, baştan sona görüntülendi.

Suriyeli ve sürgündeki Filistinli gazeteci-yazar örgütleriyle
birlikte, İsrail sınırındaki Kuneytra kasabasına gidilerek, İsrail
devletinin uyguladığı soykırım politikası lanetlendi. Suriye-
İsrail-Filistin ortak sınırında, "sıfır" noktasındaki Golan
tepelerinde, kimi katılımcılar, İsrail'e sembolik taşlar
fırlatmayı da ihmal etmedi.

BM gözetimindeki bu bölgeye, daha önceden alınan "özel" izinle
girildiğini de belirtelim. Sınırın, Suriye tarafında
bulunan "barış bahçesi"ne, birer zeytin fidanı dikilerek, Suriye
ve Filistin halklarına yönelik dayanışma duyguları somutlaştırıldı.

Kuneytra valisi Riyad Hicap tarafından da kabul edilen heyete,
bölgenin özgürlük mücadelesini simgeleyen bir plaket verildi. Vali
Riyad Hicab şunları söyledi; "Heyetinizin burada olmasından ve
Türkiye halkının bizlere vermiş olduğu destekten memnunuz. Türkiye
halkı bu süreçte bizlere bazı Arap halklarından çok daha fazla
destek vermiştir. Türkiye - Suriye ve Filistin halkları arasındaki
ilişkilerin daha fazla geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bizler
burada sizlere İsrail vahşetini göstereceğiz. 1967-1973 arası
İsrail buralarda neler yaptıysa çok benzerini bugün Gazze'de
yapmıştır. Kuneytra şu an 510 bin nüfusu olan bir ildir. Şu an
İsrail işgali altındaki Golan tepesinde 5 köy ve 30 bin civarında
bir nüfus bulunmaktadır. 1967 yılında İsrail buraları işgal
ettiğinde 153 bin nüfusa sahiptik ve 240 köyümüz yerle bir edildi.
Bu köylerde yaşayanların hemen tümü göçe zorlandı ve ülkelerini
terk ettiler. Göç edenlerin yerlerine Golan'da Yahudi yerleşim
yerleri kuruldu."

Aynı gün, akşam saatlerinde, Şam'da bulunan, Muhayyem Yerduk
Filistin mülteci mahallesine gidildi ve Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi'nin (FHKC) Cafra Gençlik Merkezi'ni ziyaret edildi.
Burada, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi politbüro üyesi, dış
ilişkiler şefi Ebu Ahmet Fuad ve Filistinli Gazeteciler-Yazarlar
Birliği Başkan Yardımcısı Tahsin Halebi ile görüşüldü.

Ebu Ahmet Fuad bir konuşma yaptı ve konuşmasında özetle şunları
söyledi; "Heyetinizin bizleri ziyareti önemli bir girişimdir.
Türkiye halkını ve heyetinizi Filistin halkı, Halk Partisi ve FHKC
adına selamlıyor, teşekkürlerimi sunuyorum. Türkiye Hükümeti,
İsrail ve ABD yanlısı tutum izlerken Türkiye solunun bizlere
verdiği destek çok önemlidir. Filistin'de ve Gazze'de sol güçler
önemli bir konuma sahiptir ve son işgal sırasında Gazze'de islami
güçlerle birlikte savaşmıştır. Sorun İsrail ve Hamas arasında
değildir. İsrail tarafından saldırıyı meşru göstermek için bu
propaganda yapılmaktadır. Oysa bu barbar saldırı tüm Filistin
halkını hedef almıştır. Biz sol güçler tüm Filistinlilerin bu
emperyalist güce karşı birlikte savaşmamız gerektiğini
düşünüyoruz. Gazze'de Filistinliler, yurtseverler, sol, İslami
güçler hep birlikte savaştık. Gazze halkı da İslami güçler ile sol
güçlerin bu birlikteliğine önemli bir destek verdi. Dünya da
sessiz kalmadı ve bu anlamda heyetiniz nezdinde tüm Türkiye
halkını bize verdiği destek nedeniyle selamlıyorum.

Bugünkü direnişimiz yıllarca hafızalardan silinmeyecek. Gazze'nin
yarısı yıkıldı. Çok sayıda kadın ve çocuk hala enkaz altında. Ama
direniş sürecek. Bu direniş bağımsız Filistin devleti kurulana ve
sürgündeki Filistinliler geri dönene dek durmayacak. Filistinli
örgütlerin arasındaki ayrılıklar bu savaşın nedenlerinden
birisidir. İsrail bu ayrılığı iyi kullanmıştır. Bu anlamda
Filistinli güçler olarak birlikte davranmak için mücadele etmek
zorundayız. Gazze saldırısı ile Siyonistler Filistinlilere diz
çöktüreceklerini sandılar ama başaramadılar. Biz zaferden
umutluyuz ve kanımızın son damlasına kadar savaşma
kararlılığındayız."

Heyet, geceyi Şam'da geçirdik'ten sonra, 23 Ocak 2009 Cuma günü,
Halep üzerinden Antakya'ya dönüş yaptı.

http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=8015&page=2

Şiirler / Bekir Koçak

Yıldız Yavrusu


Yıldız Yavrusu
ok yaydan çıktı
söz ağızdan
toplayıp getirmek zor
izlenen bunca rezillik
güzellik teri yüzünde
nefesi kesik


göremeyecek bizi
sesi ayıbından ağır
sayfalara dökmüş geçmişini
geçmişi karanlık
kuşaktan kuşağa düştü kederimiz
yansıyan ışığını aynaların
çoğalan yaz sandık

yaşam ağacı öksüz
yaprakları erken sarı
kısıs üzre budanan acı
düşer üstümüze
yorgun güvercinler göz göze
uçar sonsuzluğa


sinsi bir intiharın
koynunda bulduk seni
başucunda gece
gülüşün acemi
başına buyruk
gülümser yıldız yavrusu
ay ikize gebe


nöbete durmuş töre
alışkın yakmaya saçı
kınası haramdır
hızma üstü gölge
ele güne karşı
tutsaklıktır zaman
gözbebeğinde çölün
perişan küheylan


akan sular durur
üç damla yaş yanağında
sevgi sabırlı ana
alır başını gider ıslık
üç yerimde mermi
beyaz giymese iyi olu
yetimdir ecele karşı
ne kimse tanır
ne hesabı sorulur


Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=7013&page=2


Dilimdeki Sancı


suya bırak beni
ateşe bırak
alnına düşür demirin
çiy damlası kirpiklerin
güzelliğine koy
külü geç güle bırak

yalvaçlar gönderme günahlarıma
işim yok seninle tanrım
aldandım her seferinde
ellerimi aldı ateşin
geceler düştü korkularıma
kırık tabletlerde kaldı terim
ekmeğim elde

oyalandım kayaların resmine
renksiz çizdim dilimdeki sancıyı
yeşerttim ekini
güzellik güldüm
karardım zeytin
ekşidim üzüm
kuşları uçtum zamana
esrik günlerim oldu

ne sevmek
ne şehvet günahtı
upuzun sunaklarda
kırıldı virgülün dalı
noktanın derdi “ah”tı

ne varsa alnımda benim
incinen saçlaramda
sahipsiz canlı cansız
bakmadan çoğa aza
tutsağı oldum aykırı sesin
“yarin yanağından gayri”
her şey herkesin
olsun istedim


Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=7014&page=2

sav evecen bulutları


onların bittiği yerdi çoğaldığımız
ağacın dalına küstüğü
gülün rengine sustuğu
bıyık altı gülümseme
geçmişin kanını soludukça deniz
yerimiz yurdumuz belli
kayıplardan değiliz
ortalıktan çekilince el ayak
ihanetin yüzü kırıldığımız
suya sabuna dokunmaktan farklı
gökten iner gibi adımız
anası yitik sözcüklerin
harf emziren mürekkep
geçmişe seslenirken hep
kaldık işte çırılçıplak
tümcenin gözlerinde sis
yurdumuzun yuvamızın kazası
yabana çekilen kıyak
sav evecen bulutları
“tan” al kuşları bekle
taşın gediğinde işler
bundan böyle
kan katran gece
“memed’im memed”
iki adım ötesi ölüm nöbeti
o memed’in bağrında karabasanlar
bu memed’in gecesinde şömine
dağ başı yıldız kümesi
işaret fişeği gözleri
göç hazırlığı değil
değişen gün
elinde viskisi gece memed’in
onlar ve biz
harita büyüklüğünde dünya
varsıl yoksul ayrımı
sevgiyi besleyen analar
binlerce ayet buyruğu tanrıdan
kapadıkça gözlerimizi
tanrı yanımızda
açtıkça gözlerimizi
acılar bağrımızda
dilinde şehvetin tadı
ihanet (e) bozulan niyet
günah kitapları baş ucunda
kuş tüyü yataklar sıcacık
ne yolcu umrunda onların
ne hancı
yarı aç yarı tok memleket

adı neki
adı ahmet
karın tokluğu değil uşaklığı
soros zakkumlu bahçe
bizimki değil o
bizimki kızılcık şerbeti


yâr kaygısı
“bir lokma bir hırka”
ocağında incir ağacı
ağıtlardan kalan acı
camın önünde başka
ardında başka
iftira yorgunu yanağı
gece yarısı baskınlar
meteor basması dünya
ip boğumu
ihtilâl artığı
düşünden uyanan tanrı
bir eli kırık camda
ten çizer diğeri
gölgeler ürperir
sözcükler lâl
dilimiz kızgın demir
“tan” al
sev evecen bulutları
taşın gediğine eğil
çetin işler işiniz değil
“bir eli balda
bir eli yağda”…
cennetin uşakları onlar
neo liberal
vakitsiz esen rüzgarlar
dağıtır odu ocağı

ne alırsan al
her alan kendine pazar
yaban boyunduruğu
alı al moru mor bayraklar
süsler tablosunu ihanetin
yaşamın ağırlığı
hısım akraba
yoldurmuş tüyü teleği
sırıtır çöplüğünde
neo liberal
yolumuz ışımaz ampullerle
çağları delen çentik
suları köpürten harita
gönül saksımızda bizim
yıkanan gün ışığı
alın teri ve namus
yarınımız
doyan karnımız
sosyalizm

Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=7487&page=4

ekin-sanat/ocak sayısı


Ad Olduk Aydınlığa

yağmurun damlası yok havada
gümüş renkli kanatlar
arar atını bulutların
sonraya kalsa da
bakır rengi ayın
davete çağrılan insan
yaratır güzelliğini
buharı üstünde çayın
ulaşır harmanına

süren alışkanlıklar
horona duran gün
pusatı elinde yarın
asit yanığı beden
tutsak rüzgar
vurgun su
sesidir fabrikaların

parkların sağırlığı
sendeleyen yapraklar
kuş kovalar
fil ürkütür
hüzne boğulur aşkı
kanar zaman
ten küser
karışanı çok mekanda
biri kalkar bini düşer

sorgulanan çim
yakılan çiçek
susan susana şimdi
yaşamın gerçeği
ihaneti taşır içinde
donar kalır ellerimiz
biz
yalanın çekirdeği değiliz
sesimiz sarınca evreni
birlikte güleceğiz

küf rengi zorba
sabrına yenik kurşun
gözü köstebek
hızı rüzgar
görünür göğün camından
ruhlarda beslenen intihar
ayrılık telaşı gülümseme
vurulur düşer eşiğimize
bu utanç bize yeter

susma dedin susmadık
yürüdük çığlığına
taşındık gözlerine
ad olduk aydınlığa
dizildi boğazımıza dün
ateşine yandığımız gün


öğrendik heceleri
aşkın zoru
elenen kum
yorulan korku
emeğe yazılan tümce
dağıttı pusuları

doğanın hırsı mı
akrep yası mı
uçurum kaygısı yaşam
direnci ağlayan dehliz
sesini okşayan kadınlar
bakarak izlerine
doğanın insana
insanın doğaya
ettiğini anlar

herkes her şeyden haberdar
sabahı bekleyen kuşku
kabuk bağlayan yara
kendine asi kapan
siz ve biz
uzakta korna sesleri
doğarken ölürken kimsesiz
hasretin kahrına ortak
neresine teğetse evrenin
sesimiz merkezden duyulacak

küskün sayılır
akşamın hapsinde
adını devrim koyduğumuz insan
anne sıcaklığı
erken sabah
ayın ayazında
moru eski yalazın
alevi patlayacak
çığır türkünü yoldaşım
sustukça biz
bizi kim anlayacak

londra küstü
newyork sustu
kan içinde kesilen parmak
yurdum yuvam
onlara göre öksüz
hesabın yanlışı özde
azalmadık size karşı
umudu olduk yazan elin
düşünen beynin
anlayacak bunu elbet
okyanus ötesindeki adam


Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=7546&page=3

Bekir Koçak

GECENİN YIRTILAN SESİ

bizi sizden sorarlar
sorarlar bizi
sorarlar bizi
yaşamın takviminde
yorulan sözcükleri
bozulan çarkı
burcu burcu kokuyu
mahmur gözde uykuyu
güneşi gökyüzünü
sorarlar
sorarlar
sorarlar

başkasının korkusu
korkusu başkasının
korkusu başkasının
hangi kuytularda saklanır
gerek yok hoşça kala
ölüm bizi tanır
yar yüzünde
sevdalarda
aşklarda
ışkın süren dallarda
ölüm bizi tanır

kırım sayılır aç karınlar
aç karınlar
muhtaç karınlar
sarsılan yeryüzü
kaçıncı kırığında fayın
böler uykuları
dağ uyanır salkım saçak
çocuk uyanır
dar gelir köşe bucak
dar gelir
dar gelir
dar gelir

yüz göz olan
kem söz olan
gecenin nakşı
çığlığı tez atlılar
ele güne karşı
arzın merkezi
küf rengi çamur
kaynayan deniz
dili suskun
dili biz
hüznü vurgun ayrılıklar
üşüyen kucak


yırtılan gecenin sesi
gecenin sesi
şaşkın düşer surlara
şavkı yavan bir an
alnın ortası bulut
aranan adam
yüzün senin olsun
keşkeler senin
hoş geldin sularında
ötesinde sezginin
kol kırık sayılsa da
yen içi ayıp
sorunları saklayıp
kolay mı yarınları kurmak

geç vakit
geç vakit
önü kesilen biziz
afişlerde resmimiz
kıyılan vurulan
ülke ülke savrulan
tarihin hükmünde
bitmeyen öfke
zindandan mezara
birileri peşimizde
yürüyor sinsice

yel eser yol incelir
yol incelir
söz usanır nazından
incecik nar dalına
uzanır ağır aksak
yoldaş arar direncine
yaşlısına gencine
umutlar sağılır
sürgün can borcu değil
emek emek
bellek bellek
zora karşı bilenmeli
inmeli alanlara
alanlara inmeli

Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=8015&page=3

Ekin-Sanat Dergisi

Bekir Koçak

GECENİN YIRTILAN SESİ


bizi sizden sorarlar
sorarlar bizi
sorarlar bizi
yaşamın takviminde
yorulan sözcükleri
bozulan çarkı
burcu burcu kokuyu
mahmur gözde uykuyu
güneşi gökyüzünü
sorarlar
sorarlar
sorarlar


başkasının korkusu
korkusu başkasının
korkusu başkasının
hangi kuytularda saklanır
gerek yok hoşça kala
ölüm bizi tanır
yar yüzünde
sevdalarda
aşklarda
ışkın süren dallarda
ölüm bizi tanır


kırım sayılır aç karınlar
aç karınlar
muhtaç karınlar
sarsılan yeryüzü
kaçıncı kırığında fayın
böler uykuları
dağ uyanır salkım saçak
çocuk uyanır
dar gelir köşe bucak
dar gelir
dar gelir
dar gelir


yüz göz olan
kem söz olan
gecenin nakşı


çığlığı tez atlılar
ele güne karşı
arzın merkezi
küf rengi çamur
kaynayan deniz
dili suskun
dili biz
hüznü vurgun ayrılıklar
üşüyen kucak


yırtılan gecenin sesi
gecenin sesi
şaşkın düşer surlara
şavkı yavan bir an
alnın ortası bulut
aranan adam
yüzün senin olsun
keşkeler senin
hoş geldin sularında
ötesinde sezginin
kol kırık sayılsa da
yen içi ayıp
sorunları saklayıp
kolay mı yarınları kurmak


geç vakit
geç vakit
önü kesilen biziz
afişlerde resmimiz
kıyılan vurulan
ülke ülke savrulan
tarihin hükmünde
bitmeyen öfke
zindandan mezara
birileri peşimizde
yürüyor sinsice


yel eser yol incelir
yol incelir
söz usanır nazından
incecik nar dalına
uzanır ağır aksak
yoldaş arar direncine
yaşlısına gencine
umutlar sağılır
sürgün can borcu değil
emek emek
bellek bellek
zora karşı bilenmeli
inmeli alanlara
alanlara inmeli

Bekir Koçak
http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=9494&page=3

ekin-sanat/ocak sayısı

İNCELEME:
Yannis RITSOS
ÇAĞIN EN BÜYÜK OZANI*


Hüseyin YILMAZ


Hitler, Mussolini, ****ksas ve Franko gibi korkunç diktatörlere şahitlik eden 20.yüzyıl Nazım, Aragon, Neruda ve Ritsos gibi devrimci ozanları da yaratmayı başarabilmiştir.
İnsan ile toplum arasındaki ilişkileri, tarihin içinden süregelen değerleri, analitik bir yöntem izleyerek çözmeye çalışan toplumcu-gerçekçi şair ve yazarlar; temelde rekabete dayalı piyasa ekonomisi üzerine kurulu, hukuk, etik, politik ve kültürel yoz-anamalcı düzenin yurttaşlar arasında yarattığı eşitsizlikleri-sömürüyü ona ayna tutmak, yansıtmak amacıyla değil, ancak buna neden olan düşünce sistematiğini ve onun savunma mekanizmalarını; yüzyıllardır süren ezilen halkların yazgısını değiştirmeyi amaçlayan ürünler vermişlerdir.
Önceki yüzyılda Hegel’in baş aşağı duran idealist soyut diyalektiğini ayakları üzerine indirerek onu somut bir nesnelliğe dönüştüren Marx’ın maddeci görüşü bütün dünyada yeni bir toplum düzeni kurulabileceği umudunu yeşertmiştir.
“Sanatın kaynağı özgür, organik bir toplumsal yaşamdadır. Baskı ve korku, kölelik ve zorbalık sanata düşmandır. Romantizmi keşfeden burjuvazi gerçeği ülküselleştirerek çarpıtmaktadır.” diyen Marx bu sanat akımını salıklamıştır.
İnsan hayatının tarihsel değişiminin ve dönüşümünün başlamasıyla, o ana kadar birikmiş olan aktörenin çatışması kaçınılmazdır. Kişisel çıkarlarını bir yana bırakarak toplumsal kaygılar gütmeye başlayan insanı ruhsal ve fiziksel olarak tüketen koşullara karşı başkaldırmayı, direnmeyi örgütleyen ve romantizmin sonunu getiren akımda gerçekliğin algılanışı ve ürünlerde yansıtılışı da çağa, uluslara ve toplumsal gelişmelere paralel olarak değişkenlik göstermiştir.
“ Şairi, şiir yazmaya, kendi özgün yapıtını yaratmaya çağıran şairlerdir, başka şairlerin yapıtlarıdır” diyen Mikel Dufrenne gelince aklımıza, etkilendiğimiz şairleri sıralarız hemen.
Aragon’un “şiirlerini ilk kez okuduğumda gözlerim doldu” ve o “yaşadığımız çağın en büyük ozanıdır*.”dediği ünlü Yunan şairi Yannis RITSOS’tur, kahramanımız.




Kendini toplumcu savaşıma adamış, kuşkuyu, düşmanlığı ve mutsuzluğu inatçı bir reddedişle iktidar odağına yönlendirmiş bir sanatçı, John BERGER’e göre Mayakovski gibi temelde siyasal bir şair.
Kitapları Atina’nın Zeus Tapınağı sütunları arasında Marx ve Gorki’ninkilerle birlikte yakılmıştır.



1927–30 yılları arasında yazdığı ilk şiirlerindeki didaktizm ve güzel söz söyleme özentisinden kurtularak halk dilinden saf bir lirizm yaratmıştır. Tarihsel ve mitsel konuları irdeleyen, eğretilemelerle örülü şiirlerinde yaşadığı coğrafyanın tarihini yurtseverlik duyguları içinde işlemiştir. Hem de “Yunanistan’ı hümanizmanın vatanı olduğu için severim. Kendi dilimle konuşmadığım zaman duygu ve düşüncelerim yoksullaşır. Her ozan bu tedirginliği duyar. Nazım’da öyleydi. Yazabilecek kadar Fransızca ve Rusça bilmesine rağmen Türkçeden başka dil kullanmadı.”diyebilecek kadar ve Nazım’da Angina Pektoris şiirindeki dizelerinde onun ülkesinin yazgısına göndermede bulunur:

Sonra her şafak vakti, doktor, kalbim
Yunanistan’da kurşuna diziliyor.

Ritsos, Nazım’a adağı Bir Ad Müzik ve Evrene Dönüşünce şiirinde şöyle seslenir:

Kardeşim Nazım
sen ki bir kadeh şarap
ve güzel bir kadının diziyle
üzerinde sevdanın halk bayrağı
dalgalanan bir deniz köşesiyle
ufukları ağartır
bir pencere açarsın
her şeyin yok olduğu yerde
ve tepelerden taşlar yuvarlanırken keyifle
kayıklara kadar
sokak fenerinin altında
bir köpek düşlere dalar
******
Özgürlük ki adlarından biridir senin

Özgürlük sevdalısıdır Ritsos. Aynı adlı şiirinde Freud’yen bir yaklaşımla varlık olarak insanın üst-bensizliğine vurgu yapar:


Burada çiftleşti o mağrur atlar,
sevgiye ve babalığa bağlanmaksızın. Sınırsız
bir kişnemedir ufuk. Diz çökmek
bağışlanma getirmez bu tepede.

Sonraki dönem şiirlerinde ise ana tema olarak “hayatı ve ölümü” işleyen ozana göre “yaşamın bir sonu vardır, bundan kaçınılmaz, ama aslında bu bir son değil tersine yeni bir başlangıçtır: diyalektik ve tarihsel materyalist ilkelere göre her varlığın kendi özünde kendi karşıtını taşıması gibi, ölümle-hayat arasında eytişimsel bir bağlantı vardır.” Son İstek şiirindeki dizelerde ne güzel dile getirir bu durumu.

Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,
işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum, ben varım;
dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan,
İlk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim.

Kadınlar, onun şiirinin temel taşlarından biridir. Her şeyden önce annedir kadın, üreten, yaratan. Toprağa benzetir dişiliğini. Kadınlar ki; kardeşimiz, yârimiz.
Siyasal çalkantılar içindeki ülkede; askerlerin yurttaşları düzene karşı yakınlıkları açısından beş dereceye ayırdıkları, en iyi beşinci derecenin ise düzeni yıkmaya çalışmayan ama düzenle zar zor iyi geçinenler şeklinde sınıflandırdığı bir dönemde işkenceyi, tutuklamaları ve idamları görmezden gelemeyecektir. Onurlu, kardeşçe eşit ve barışçıl bir dünyanın yaratılması üzerine düşünürken bir aydın hastalığı olarak ta bilinen veremden sanatoryumda yatıyordur.
Sanatçı kişiliğinin oluştuğu iki dünya savaşı arasındaki yıllarda gerek şiirdeki gerekse düz yazıdaki eğilimin içe dönük olduğu söylenebilir. O dönemin baskın yönelimlerinden biri de dışavurumculuktur. Peter SELTZ’in “Görünen şeylerin ardındaki derin duygusal gerçekliği bulmak için kapsamlı bir araştırma, sanatçının kendi öznel tepkilerini gözleyerek bulduğu ve daha sonra izleyende benzeri bir tepkiyi uyandırmak için uygun ve eşdeğer biçimsel bir araç oluşturduğu bir gerçeklik” biçiminde tanımladığı dışavurumculuk. Yalnız dışavurumcu değildir RITSOS, çeşitli üsluplar deneyerek ilerlemesini sürdürmüştür. Mayakovski’nin fütürizmi de bunlardan biridir. Onun şiirleri ideal olanı gerçek, gerçek olanı da ideal hale getiren şiirlerdir.
Ailesi adeta lanetlenmiş gibidir. Maruz kaldığı acılara dayanamayıp kendini öldürmeyi düşünmüş, şiire ve devrimci ülküye tutunarak bunu aşabilmiştir. Siyasal düşünceleri yüzünden 1948/1952 yılları arasında Ege’deki adalarda tutuklu kalmıştır. Doğru dürüst bir tahsili ve işi olmamıştır.
Onun şiirinin büyüklüğünü ortaya koymak için Yunan halkının yarım asırlık özgürlük savaşımının, umutlarının ve hayal kırıklıklarının sesini günümüze kadar taşımasındaki başarıda bulabiliriz. Bütün yeryüzü insanına adadığı 1953 yılında lirik tarzda yazdığı Barış şiiri yakın tarihe ışık tutan ve insan eliyle yaratılan felaketlerin nasıl ortadan kaldırılabileceğini anlatan/betimleyen bir şiirdir.

Bir çocuğun gördüğü düştür barış
******
Arabanın yolda durmasının korkutmadığı
Kapı çalınmasının dost demek olduğu
******
İnsanların sıkışan elleridir barış
Dünyanın masasındaki ekmektir.
******
Kardeşlerim!
Barış içinde derin derin soluk alıyor
Tüm dünya düşleriyle
Verin ellerinizi
İşte budur barış.

1967 yılında yönetime el koyan Albaylar Cuntası tarafından tutuklanıp Yaros adasına gönderilen şairin bütün eserleri tekrar yasaklanmıştır.
Bir süre sonra Leros adasındaki Siyasal Sürgünler Kampına gönderilmiştir. Birçok ülkenin aydınlarının, yazar, sanatçı ve politikacılarının imzaladığı bildirilere dayanamayan cunta Karlovassi’deki evinde kimseyle görüşmemek ve yazışmamak şartıyla gözaltında yaşamasına izin vermiştir.
Dünyanın ozana gösterdiği ilgi yüzünden cuntanın başkan yardımcısı Stelios Pattakos onu Atina’ya getirterek görüşmek istediğinde aralarındaki diyalog bir soru ve cevaptan ibaret olmuştur:

—Pattakos: Siz bir ozansınız. Niçin politikaya karışıyorsunuz?
—Ritsos: Bir ozan ülkesinin en büyük yurttaşıdır, işte bu yüzden de politikayla ilgilenmek onun görevidir.
Ozan halkın gözü kulağı, vicdanı ve dilidir; gerçekliği taşıyıcı, yansıtıcı ve bilinçlendiricidir. Manevi olarak önderidir onların. Çünkü sadece kendi adına değil, halkı ve bütün bir insanlık içinde konuşur. İnsanlarıyla birlikte acı çeker ve onlarla birlikte katlanınca bütün zorluklara, güvenlerini kazanırsa bu görevi layıkıyla üstlenmiş olacaktır.
Cunta artan ününe ve yurtdışından gelen davetlere dayanamayarak ona pasaport vermiş ama o yurtiçinde kısıtlanan özgürlüğünü protesto etmek amacıyla bunu kullanmamıştır.
Şiirlerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ona göre ozan karanlıkta görebilen insandır. Şiir ise ozanın serüvenidir, yakalanamayanı, dile gelmeyeni ele geçirmektir. Şiire erişmek için çok, çok çalışmalıyız diye öğütler söyleşilerinde. “Ancak bu şekilde kendimizi keşfederiz, kendimizi keşfettikçe evreni de keşfederiz.”der.
Şiirlerindeki teatral kurgu gücü bize çevremizdeki her şeyi görsel olarak resmetmemize olanak tanır.
“Ozan duygu ve düşüncelerini şiir üzerine konuşarak değil, şiir yoluyla dile getirmek zorundadır” diyen Ritsos, şiirlerinde gündelik hayatın sıradan akışındaki ayrıntıları ve insanla eşya arasındaki nesnel ilişkiyi dile getirir. Yalınlığın Anlamı şiirininilk dörtlüğü bunun en güzel örneğidir.

Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.
Şiirlerindeki dizelerin yapısı incelendiğinde kullandığı noktalama işaretlerinin okuyanı belli bir ses tonuna şartlandırdığını Birden şiirinde görebiliriz:

Sessiz gece. Sessiz. Ve sen vazgeçtin
beklemekten. Neredeyse dingindi her yer.
Birden, orada olmayan kişinin o canlı
Dokunuşunu duydun yüzünde. Gelecek.
Sonra kendi kendine çarpan panjurların sesi.
İşte rüzgârda çıktı. Ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz.

Onun şiiri fabrika bacalarında tütmelidir, sokaklarda savrulmalı, zalime meydan okumalı ve insan varlığına karşı olan ne varsa ona başkaldırmalıdır. O yıllarca şiirin yalnızca entelektüeller tarafından değil, tersane işçileri, balıkçılar ve taksi şoförleri tarafından da bilinmesi gerektiğinin özlemini duymuş ve bunun memleketinde gerçekleştiğini görmüştür.
Alman işgalini, İngiliz müdahalesini, İç Savaşı ve Albaylar Cuntasını görmüş militan bir devrimci olan ozana dünyanın en prestijli ödülleri layık görülmüştür. Ömrünün sonuna kadar resim yaparak ve şiir yazarak yaşamıştır. Çünkü bu onun varoluş biçimidir.





Kaynak

Erdoğan ALKAN- Gerçekçilik-Varlık Yayınları
Özdemir İNCE, Herkül MILLAS, İoanna KUÇURADI -Şiirler-Varlık Yayınları
Özdemir İNCE- Şiir ve Gerçeklik-İş Bankası Yayınları
Cevat ÇAPAN-Bütün Şiirlerinden Seçmeler-Kavram Yayınları
Emin ÖZDEMİR-Türk Dili Dergisi-Ocak/1981, Sayı:349

http://www.bluemirrow.com/showthread.php?t=7546&page=3